Radyo aşkı daha güzel nasıl anlatılabilirdi ki.. Heleki ben radyoyu çok ama çok özlemişken.. Herkes kendi tercihleriyle yaşar tabiki ama radyonun bir yaşam biçimi olduğu da tartışılmaz.. Dolayısıyla bir kez o dünyanın içine girdiğiniz zaman bir şekilde bedenen uzaklaşsanız dahi ruhunuz, aklınız, kalbiniz hep orda bir yerlerde kalıyor.. Radyo ortamının sıcaklığını, samimiyetini, dostluklarının kalıcılığını bu filmde bir kez daha gördüm.. Mikrofonun insanları nasıl hipnotize ettiğini, binlerce insanın sizin ağzınızdan çıkacak tek bir kelimeyi nasıl beklediğini bir kez daha hatırladım..
Kendimi şanslı hissediyorum aslında.. Sevgilim ve çok yakın arkadaşlarım da radyocu.. O havayı soluyan nadir insanlar arasındalar.. Sevgilim bir kez demişti ki, birbirimizle bile konuşamazken binlerce tanımadığımız insana seslenebiliyoruz.. İşte bu denli büyülü bir dünya.. Televizyondan daha gerçek, daha samimi.. Süse, püse, makyaja, etiketli kıyafetlere gerek olmadan seviyor dinleyicileriniz sizi.. Neşenizi, hastalığınızı, keyifsizliğinizi sadece sesinizdeki ufacık bir farklılıktan bile anlayabiliyorlar.. Kimi sevdiklerini bile bilmeden, görmeden seviyorlar sizi..
Pirate Radio'ya gelince 60'larda geçen ve illegal bir gemiden yayin yapan korsan bir rock radyo istasyonu. Ingiliz hukumeti bu muzigi ahlak bozucu buldugu icin radyoyu kapatmaya calisiyor ve olaylar gelisiyor. Oyuncuları, müzikleri, diyalogları ve kıyafetleri ile oldukça eğlenceli hatta çok tatlı bir film..