30 Nisan 2009 Perşembe

Saçlarımda kelebekler =)


Çok savurganmışım meğer, darmadağın her yere savurmuşum içimden ne geçmişse.. Mağaza vitrinlerine, market raflarına, yürürken duvarlara elini süren çocuklardan olduğum gibi hala da öyleyim zaten.. Yürürken izim kalsın isterim, ben gözden kaybolsam da kokum kalsın.. Şimdi dağıttığım her şeyi topladım, paket yaptım, fiyonk taktım, başucuna bıraktım..

Hani birinin eli değer saçınıza, rüzgardan yüzünüze gelen saçları toplar, sonra çok sonra o saçlara siz yeniden dokunduğunuzda gülümsersiniz ya farkında olmadan, aşk bu mu acaba=)

B.

23 Nisan 2009 Perşembe

Günlerden çocuksu..


Bazen söylemek istediklerinizin çoğunu zaten söylemiş, söylemediklerinizi söylemenin ise zaten gereksiz bir zahmet olduğunu fark edersiniz.. Çocukluğu geride bırakmak belki de budur.. Neyseki seviyorum hala konuşmayı.. En suskun olduğum zamanlarda bile öylece konuşabilirim saatlerce.. Eskiden anlaşılmak için konuşurdum şimdiyse kimse anlamasa da olur..

Kabullenmeyle isyan arasında gidip gelirsiniz ya bazen, kabullenmenin dinginliği, sarıp sarmalamışlığı gibisi yoktur, evdeki huzur mutluluk budur misali=)

Balkondan sarkarak bakardım ben küçükken, annem çok kızardı, hala da kızar çünkü hala sarkarım balkondan.. Çünkü görebileceğimden daha fazlasını görmek istedim her zaman, başkalarının gördüklerinden daha çoğunu görmek, başkalarının sevmelerinden daha çok sevmek, başkalarından daha başka olmak.. Yatağında uslu bir su gibi akmak istemedim, sıradanlığın huzurunda uyumak da.. Ama şimdi anlıyorum ki tekdüzelik diye küçümsediğim o hayatlar, bazen gerçek mutluluğun ta kendisi de olabiliyor.. Ben suyun hangi yakasındayım peki? Hala balkondan sarktığıma göre..

Hmm bir de bugün 23 Nisan ya.. Aslında pek anım yok 23 Nisanla ilgili, bando takımına girmek istemiştim, kısa ve süslü etekleri yüzünden=) ama trampet ağır gelir bana diye almadılar takıma.. Neyse ziyanı yok, çabuk atlattım.. Melankoliye eğilimli bir yapım olsa da neyseki takılmıyorum tek bir ruh halinde.. Geçişlerim zaman alsa da, başarıyorum geçmeyi, afferin bana=) İki kare geldi çocukluğumdan gözümün önüne, kalabalık aile fotoğraflarında önde çömelerek poz vermek ve pikniğe giderken station arabanın bagajında oturmak zorunda olmak.. Sanırım çocukluk biraz da bunlar demek..

Olmaması gereken bir zamanda olmamanız gereken bir yerde olursunuz ya bazen çocuklukta yoktur böyle bir kavram.. Nerde olursanız olun orda olmanız gerektiği için ordasınızdır, öyledir yani, çünkü çocuk sadece istediği yere gider.. Şimdiler de ben de çocuk günlerimin en çocuğunu yaşıyorum, sayende..

B.

16 Nisan 2009 Perşembe

...


Uyudum, uyandım
Hamdım, anlamadım
İnandım, yanıldım
Söyleyemedim, utandım..

Çocuktum, sevdim
Bekledim, durdum
Dağıldım, topladım
Çekildim, duruldum..

Ağladım, avundum
Yoruldum, sustum
Tutundum, tutuldum
Galiba aşık oldum..

B.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ahh bu ko(r)kular =)


"Şu anın geçmiş olmasını bekle. Ne denli mutluyduk anlayacaksın"

Hayır, hayır bu kez mutluluğumu farketmek için her şeyin geçmişte kalmasını beklemiycem, tam tersine geçmişimi de önüme katıp, mutlulukları mutsuzlukları, ayrılıkları kavuşmaları, küslükleri barışmaları, heyecanları durgunlukları, beni ben yapan ne varsa hepsini önüme katıp, sevip, sarıp sarmalayıp devam edicem şimdi yoluma..

Daha sakinim artık nasılsa, yeşil ışıkta kalkmasa da öndeki araba basmıyorum kornaya - belki aşık, belki kırgın, belki yorgun-, biri koşarken çarpsa, ayağıma bassa söylenmiyorum arkasından -belki mutlu, belki telaşlı, belki öfkeli-.. Ben ise herkesten birazım, kızamam, zaten kızmazsam kimseye dünya da bana kızmaz, küsmez, biliyorum :)

Alışkanlıklarımdan ve öğrendiklerimden asla vazgeçemem sanıyodum, her yeni oluşumu özümseyebiliyomuşuz meğer zamanla.. Sanki hiç olmamış, sanki hiç görmemiş, sanki hiç duymamış gibi yaşamaya devam edip yeni alışkanlıklar edinebiliyomuşuz, belki zamanla vazgeçmek ve yerine yenilerini özümsemek üzere..

Esrik bir havayla devam etmek istiyorum bu aralar hayata, biraz yukardan, hep bahar havasında.. Belki de giriştiklerimin sonunu önceden hesaplama yeteneğimin ne kadar yoksun olduğunu farketmemdendir bu istek.. Böylece hep bir mazeretim olur kendime karşı.. Çünkü anladım ki benim hesabım kendimle, kimseye küsmüşlüğüm, kimseden gitmişliğim olmadı hiç, hep kendime küstüm, kendimden gittim, hani kendim ettim kendim buldum misali:) Şimdi hesap kitap yapmadan uyanmanın hafifliğini hissetmeye meyyal devam ediyorum günlerime.. Hesapsız anlarda oynatıyorum iplerimi..

Unutma bahçeme ekmiyorum artık hiçbir şey, unutarak mutlu olamaz ki insan.. Hep derim ya bir koku, bir şarkı, bir söz unuttuğunuzu sandığınız anları öyle zamansız çıkartır ki ortaya, sarsılırsınız.. Ben ise bu korkulardan uzağım şimdi, çünkü "ben sen kokuyorum" artık..

:)
B.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Özledimm..


Nüfus sayımlarında hani sokağa çıkma yasağı olurdu ya, akşam üstü ara sokaklardan ananemlere -anneanne her zaman ananedir- giderdim.. Nası gitmem, mahalledeki bütün arkadaşlarım sokağa çıkacak ben evde oturucam mümkün mü.. Ama en heyecanlısı sokağa çıkma yasağında sokağa çıkmaktı.. Ahh şu yasaklar işte.. Allahım ne hayaller kurardım, Dempsey & Makepeace vardı, güya ben Makepeace'mişim, birilerini yakalamaya çalışıyomuşum, o yüzden kimseye gözükmeden o sokakları geçmek gerekiyomuş falan filan.. O günleri özledim işte..

Yaz akşamları ananemlerin bahçe avlusunda çay içmeyi, teyzemi yılbaşı hindisiyle bahçeye kilitleyip, kabarama kabarama kel fatma, annen güzel sen çirkin diye bağrı çağrış hindiyi teyzemi kovalarken seyredip gülmeyi özledim.. O ev yok artık, yerine apartman yapıldı, hindi de yok zaten, yedik çoktan.. Bi de renkli istop var tabiki, sokaktan geçen arabalardan nasıl da nefret ederdik dağılmak zorunda kalıyoruz diye.. O yüzden hep sokağa çıkma yasağı olsun isterdim, ee boşuna ihtilalde doğmamışım.. Hmm, ananemlerin oturduğu ev 3 katlıydı, en üstte ananem-dedem, bi altta teyzemler, girişte dayımlar otururdu..

Bir de terasta küçük bir ev vardı ki benim hayal evimdi orası. Dedem yaptırmış, çatısı falan olan minyatür bir evcik.. Kuzenlerimle oyun evimiz, az daha büyüyünce hoşlandığımız çocukları anlatıp kikirdediğimiz sığınağımız.. Tabi herkesin gözdesiydi orası, annemler kahve keyiflerini orda yapardı, babamlar akşamları tavla oynar, rakılarını orda içerdi.. Plak dinlerdik bak şimdi hatırladım=) Teyzemin 45'likleri vardı ahh canım, nasıl da kıymetliydi plakları.. Keşke daha çok vakit geçirseydim orda..

Bir daha asla tekrarı yaşanmiycak anılara tutunup mutlu olmak bu olsa gerek..

B.

7 Nisan 2009 Salı

**Çaldım..


"Seni anlatacaktım... Senden söz edecektim... Ya da senden haberdar edecektim. Seni bilsinler istedim belki de… İsmini söylesem; kiminin aklında şımarık, kimininkinde uysal, kiminde cahil, kiminde âlim, kiminde mazlum, kiminde zâlim, kiminde genç, kiminde yaşlı, kiminde çirkin, kiminde güzel bir şeyler canlanacaktı. Herkes kendi aklından, kendi geçmişinden, kendi kitaplarından, kendi tarihinden, kendi açısından, yani "kendi"nden bir olta takacaktı sana... Rengini söylemeye kalksam; kimi kötü, kimi iyi, kimi yakan, kimi yanan, kimi duran, kimi koşan, kimi ayık, kimi sarhoş sanacaktı seni. Herkes 'kendi" rengiyle boyayacaktı seni... Kokunu anlatsam; kimi hoş, kimi iğrenç, kimi hafif, kimi ağır, kimi çiçekli, kimi baharatlı sanacaktı seni. Herkes "kendi" burnuyla koklayacaktı seni... Tadını söylesem; kimi acı, kimi tatlı, kimi ekşi, kimi mayhoş, kimi tuzlu diyecekti sana. Herkes "kendi" dilinin bildiği bir tada benzetecekti seni... Huyundan söz etsem; kimi iyi, kimi kötü, kimi korkak, kimi cesur, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi kahraman, kimi kaçak, kimi akıllı, kimi deli sanacaktı seni. Hepsi "kendi" kalbinin penceresinden seyredecekti seni…Baktım ki, neyinden bahsetsem "onlara", neyinden söz açsam "onlardan", neyini söylesem "onların" olacak; ne söylesem örtecek seni, sustum, hiç anlatmadım…Suskunluk bile herkesin karnında başka bir çocuğa gebeydi. Saklandım, beni gören seni bir şey zannetmesin diye..."

6 Nisan 2009 Pazartesi

28. bahar


Güzeldir 28'ler.. Mesela şubatı en çok 28 çektiğinde seversiniz, hemen bahar gelir ardından; 20'lerin sonlarındasınızdır ama 30'a göre kendinizi çıtır kıvamında görürsünüz, 20 ile 28 arasındaki farkın 60 ile 68 arasındaki farkla aynı olduğunu fark edip sevinirsiniz, genelde en parasız olduğunuz zamanlar ayın 28'ine denk gelir, zenginlikle fakirlik arasındaki ince hatta 3 gün boyunca gider gelirsiniz, sabırlı ve metanetli olmayı öğrenirsiniz o 3 gün:) Hem film festivalinin bile 28. bu yıl.. Ben 28. baharımda başımda tacımla dolaşıyorum, görebilene aşk olsun, vallahi olsun..:)

B.

4 Nisan 2009 Cumartesi

Ufak tefek tespitler -II- :)



* Elmalı mojitoyu meyve suyu gibi içmemek gerekiyormuş:)

* Erkeklere göre her kırmızı ışık potansiyel Formula 1 yarış başlangıcı.. Bir tek hepimiz Raikkoneniz, hepimizi Massayız nidaları atmadıkları eksik.. Bir de suratlardaki o ciddi ifade, önce ben kalkışa geçicem görürsün seni küçük aptal bakışları, el viteste, ayak gazda.. Arkadaşım; yok ki benim böyle bir iddiam, sen yoluna ben yoluma..

B.

3 Nisan 2009 Cuma

İtirazım var!



İtiraz ediyorum, dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte dönüyor diye, ben bu kadar çabuk büyümek zorunda değilim ki.. Yaş yaşanmışlıklara göre ilerlemeli.. Eğer kayda değer bir şey yaşamıyorsak geçip gidebilir ammaa çok mutlu olduğumuz hatta aşık olduğumuz zamanlarda durmalı zaman:) Çok güzel bir yemek yerken, tatildeyken, türk kahvesi içerken de durmalı.. Baharın ve aşkın ilk günlerinde de durmalı, -(dursun şimdi mesela:)-, arkadaşlarla gözünden yaş gelircesine gülerken de durmalı, yağmuru izlerken de durabilir ( ama şimdi sırf ben seviyorum diye de durdurmak olmaz, kararsız kaldım).. Ya da birkaç hakkımız olsa, zamanı durdurabilmek için, hoş ben çoktan kullanmış olurdum o haklarımı, hem de 10'lu yaşlara gelmeden, lunaparkta ya da barbilerimle oynarken:)

demek istediğim şudur ki zaman kavramını insanoğlu uydurduğuna göre zamansızlığı da uydurabiliriz pekala.. 3 yılda bir içinde olunan yıl sayılmasın mesela, "0" yılı olsun.. Hatta o yıl her şey serbest, her şey bedava olsun:)

Ayrıca dünyada değilde başka bir gezegende yaşasaydık mesela Mars'ta, tam yarı yaşımızda olucaktık.. Hem ben hemen uyum sağlayabilirim yeni ortamlara, gidebilirim hemen.. Ama beterin beteri var, şansıma Merkür'de bırakırlar beni, birden 4 kat daha yaşlı olurum:)

Tamam, razıyım dünyada kalmaya, ama 90'lı çıtırların giremediği mekanlar, hatta caddeler istiyorum.. Hatta hiç bir yere giremesin bu tür:)

B:

P.S. I Love You



"Çok beğendiğiniz ayakkabıları almak isteyip de alamazsanız, bir süre çıplak ayakla gezmeyi deneyebilirsiniz" Böylece ya sahip olduklarınızın değerini anlarsınız ya da istediğinizi elde edene kadar diğer seçenekleri rafa kaldırmış olursunuz.. En azından ben bu metafordan bu çıkarımları yaptım.. (Şu an Cem Özkan'dan Dön Bana'yı dinliyorum, güzel şarkı..) Peki ben ne yapardım, sanırım ilk seçeneği tercih ederdim, çünkü hırslardan arınmış bir hayat düşlüyorum artık, hatta 3. bir seçenek ekleyip bir ayağıma başka model, diğerine başka model bir ayakkabı giyip dikilirdim alamadığım ayakkabıların karşısına.. Aslında bir şeyi, ya da birini elde edememek diye bir şey olduğuna da inanmıyorum artık, istersen alırsın, demek ki gerçekten istememişsindir, bunu şimdi daha iyi anlıyorum..

Ne güzel bir filmdi.. Geçen sene sinemada ilk yarısından sonra çıkmak zorunda kalmıştık, nihayet tamamladım.. Aşkın bencillikten ne kadar uzak olduğu teması var bence filmde, kim ölümünden sonra sevgilisini yepyeni bir aşka hazırlayabilecek kadar cesur olabilir? Hele ki ben, aman aman, kıskançlıklar ülkesinin prensesiyim ben! Sevgilime dokunmayan yılan bin yaşasın:)

Cenaze töreninden kucağında sevdiği adamın külleriyle eve dönüp hiç açılmayacak telefonunun telesekreterindeki mesajı dinleyerek onsuz ilk gecesini geçirmeye çalışan Holly'i izlerken işte tam da bu sahnede sevgiliniz varsa hemen arayıp sesini duymak istiyorsunuz, şayet yoksa eski sevgilileri düşünüp onların küllerini havaya savurmayı hayal ediyorsunuz, yani bence etmelisiniz:)

Film bana İrlanda'nın ne şahane bir yer olduğunu da gösterdi, böylece Portofino ve Casablanca'dan sonra İrlanda da balayı hayallerimi süslemeye başladı diyebilirim:)

Bir de filmde arkadaşlık da çok güzel işlenmiş, ben hep şöyle düşünürüm, iyi günümde yanımda olmayan kötü günümde de olmasın, her şey yolundayken benimle keyfimi, mutluluğumu paylaşmayan, başıma kötü bir şey geldiğinde de aramasın beni.. Ben zaten mutlulukları paylaşmayı severim, elele kolkola:)

Hayat sürprizlerle dolu, evrenin şu anda bize ne hazırladığını bilmiyoruz bile, muhtemelen olmasını çok istediğimiz bir şey için hazırlıklar yapılıyor:) Filmden sapıyo gibi gözüksem de öyle değil aslında, işin özü şudur ki, dünyanın sonu gelmiş gibi hissettiğiniz anlarda, en yalnız kaldığınızı düşündüğünüz zamanlarda bile hayat umulmadık güzellikler sunabilir insana, tecrübeyle sabittir:) Hem hepimiz birden yalnızsak, yalnızsak da beraberiz demek değil midir..

p.s. ı love you:)

B.