12 Haziran 2009 Cuma

Aylardan aydınlık..


Pırıl pırıl geçen bir "üç ay".. Şimdi dönüp bakıyorum da her şey benim mutluluğum için hazırlanan bir düzenekten ibaretmiş meğer.. Hiçbir şey tesadüf olmadığı gibi her şey planlıymış.. Hepsi seni getirmek içinmiş bana.. İçim o kadar aydınlık ki, onca karanlık günden sonra, yanıbaşımı bile göremediğim karanlık günlerden sonra, ışığı ilk gördüğümde gözlerim kamaştı, önce seçemedim, net göremedim, o yüzden bocaladım biraz, tökezledim, ayağım takıldı, ama sonra her gün yeni bir şey keşfettim senin açtığın aydınlıkta.. Hem senden hem benden.. Sonra biz olduk zaten..

P.S.: Tatil, tatiil, tatiiiil..

=)
B.

2 Haziran 2009 Salı

Aşk'tan...



* Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

* Hak yolunda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.

* Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

* Kainattaki her zerrede Allah'ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah'ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O'nu görüp ölen de yoktur. Kim O'nu bulursa sonsuza dek O'nda kalır.

* Aklın kimyası ile aşkım kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: "Bırak kendini, ko gitsin!"
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

* Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

* Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat'i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

* Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

* Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

28 Mayıs 2009 Perşembe

He's just not that into you



Önce yalnız, sonra kız arkadaşlarla sonra da sevgiliyle izlenmesi gereken çok tatlı bir film:) Hani biraz daha zorlasak Love Actually kıvamına bile gelebilir bence..

Özellikle "evet evet kesinlikle doğru" deyip kendinizi gördüğünüz sahnelerde önce kahkahalarla gülüp sonra nası yaniii diye birden kara yaslara giriyorsunuz. Aslında hepimizin yani bütün kızların bildiği ama kendinden sakladığı gerçekleri çat çat suratımıza vuran bir film..

Özeti şudur ki; Bir erkek bir kızla sevgili olmak istiyorsa dolandırmadan bulandırmadan ve de uzatmadan olur.. Biraz trajikomik bir yanı da yok değil.. Toplum baskısıyla gerçekleşen evlilikler, iki kalp arasındaki gel gitler, ilişkileri yıpratan takıntılar..

Sözün özü duygular saklanmaya gelmez, siz saklamaya çalıştıkça bir yerden yakalanırsınız mutlaka, o hiç istemediğinizi sandığınız kişiye bir bakmışsınız aşıksınız; ya da deli gibi aşık olduğunuz -aslında öyle sandığınız- kişi bir bakmışsınız artık umrunuzda bile değil!..

B.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Mazi..


"Bir vurgun olmayacak artık yüreğimdeki
ve yatağını değiştiren bir nehir gibi
Sanki geri gelmemek üzere giden bir şeyin
kanat sesleri kalacak yalnız kulaklarımda.."

Lale Müldür..

19 Mayıs 2009 Salı

...Juliet...


Geçmişe karışmasın yaşadıklarımız, her an avcumun içinde, gözümün önünde kalsın diye, tekrar tekrar dokunuyorum saçlarıma, ellerime, yüzüme; kapatıyorum gözlerimi, "biz" oluyorum sadece.. Kısacası en güzel aşk filmlerine sen kokan kareler hazırlıyorum, yakında tüm sinemalarda..:)

B.

14 Mayıs 2009 Perşembe

Çaldım**


"... Çocukken dünya kocaman bir oyun bahçesiydi ve senindi. Bilinmezdi, heyecanlıydı ve hayal kurabildiğin ölçüde sana aitti. Geleceği bilmiyordun ama onu gönlünce şekillendirebileceğine inancın vardı. Her şey ama her şey bir ihtimaldi. Dünyayı güzel kılan da, işte o ihtimallerdi.

"Yaşlanmak ise ihtimallerin azalmasıydı.
Sahip olamayacağını bilerek bakmaktı etrafa, geçmiş olsun demekti. Asla o kitaptaki adam ya da kadın olamazdın artık. 'Sınırlı mutluluklar dönemine hoş geldiniz' yazan görünmez bir tabelanın altından geçerdin!"

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Belleğim anılar mezarlığı..


Hiç yaşanmamışa dönmesin hayatım diye yazıyorum.. Yarın olduğunda bugünün ne kadar da güzel olduğunu anımsamak için.. Hayatımız hiçbir zaman bir tek zamandan, bir tek öyküden ibaret değil.. Ne çok ağladık aslında, ne çok şeye alıştık, ne çok şeyi unuttuk, şimdi gülerken aklımıza gelmeyen ne çok şey acıttı canımızı.. Geçmişin renkli ipleriyle örülüyor geleceğimiz.. Yaşadıklarımız, yaşamakta olduklarımız ve yaşamayı hayal ettiklerimizle bir bütünüz aslında.. Dün kim acıttı canını, bugün kimle gülüyosun, yarına kimle uyanmak istiyorsun.. Düşün bakalım.. Çöz geçmişin düğümlü ilmeklerini, ama atma ipliklerini :)

Mevlananın da dediği gibi "Dünle beraber gitti cancagizim, düne ait ne varsa...
Bugün yeni seyler söylemek gerek..."

B.

8 Mayıs 2009 Cuma

Çaldım**



Ya ortasındasındır AŞK'ın merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde..

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Son mektup..


"Baba,

Mektup elinize geçmiş olduğu zaman, aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben, ne kadar üzülmeyin desem, yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat, bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum. İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.

Bu nedenle ben, erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki, benden önce giden arkadaşlarım, hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de etmeyeceğimden şüphen olmasın.

Oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir.

Bu yola bilerek girdi. Sonunda da bu olacağını biliyordu.

Seninle düşüncelerimiz ayrı ama, beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil, (…) anlayacağını inanıyorum.

Cenaze için, avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara´da 1969´da ölen arkadaşım Taylan Özgür´ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul´a götürmeye kalkma.

Annemi teselli etmek sana düşüyor. Kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum. Bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir.

Son anda, yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir seni, annemi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım…

Oğlun Deniz Gezmiş"

28 Şubat 1947 – 6 Mayıs 1972

5 Mayıs 2009 Salı

Yeni bahar yeni dilek:)



Olur mu canım demeyin.. Olur, isteyince her şey olur.. "İyi düşün iyi olsun" dogmasını bir kenara bırakalım, bahsettiğim şey o değil, zira 1 aydır en yakın arkadaşımın doğumgününde takacağım tacım bile hazırken doğumgünü elim bir sebepten iptal oldu, demekki iyi düşününce iyi olacak diye bir şey yokmuş.. Benim bahsettiğim şey, istediğiniz şeylerin gerçekleşmesinden ziyade, "gerçekleşmez" inancınızın değişmesi..

Hayaller kurun mesela, o kadar gerçek olsun ki hayalleriniz, yüzünüze yerleşmiş tebessümü fark ettiğinizde kocaman gülümseyin.. Neyse yaşam koçluğu taslamak değil niyetim, ben denedim oldu, gerisi size kalmış..

Bu gece hıdrellez, neler yapılabileceği sizin hayal gücünüze kalmış.. Benim kısmet, şans, bolluk bereket içeri girsin diye pencerem açık uyumuşluğum bile vardır yağmur şakır şakır yağarken:) Mektup yazarım mesela, başucuma koyarım sonra odama girip okuyan olmasın diye diken üstünde uyurum.. Bir de gül ağacına dilek gömme faslı var ki bizim sitede tam bir eziyet haline dönüşüyor bu fasıl zira kimse kimsenin dileğini nereye gömdüğünü görmesin diye herkes sanki sabahın 5'inde yürüyüşe çıkmış edasıyla dolaşıp duruyor.. Mesela ben iki sene önce kimse görmesin diye panik haldeyken hangi ağaca gömdüğümü unuttum.. Bir senesi de vapurla işe giderken annem kağıtları denize atiyim diye bana verdi -denize atınca daha çabuk gerçek oluyormuş- neysee ben tam bu küçük kağıtları savururken rüzgar ters esti ve hepsi etrafa uçuştu, artık bulamadığım bir-iki tanesi ki şayet benimkilerse çekirdek çitletmelik malzeme olmuştur bulanlara.. Hele camımın önü çöpadamlarla dolu:)) Neyseki bu konuda dilek dilerken çizimimin kötü olduğunu hep belirttim, dikkate alındığı için de müteşekkirim:)

Bu arada fonda Çocukluğumda gitar derslerimin kabusu "Senden Başka"yı dinliyorum.. Tabi bunun anısı bu kadar değil, babam henüz 18 iken annemlerin oturduğu caddeden onlarca kez geçip bu şarkıyı açarmış, "senden başka senden başka gözüm görmez hiç kimseyi.." Aşk çocuğu olmak ağır sorumluluk, istiyosun ki babadan oğula misali bu misyonu taşı, bana kalsa ben de dinletirim böyle şarkılar, potansiyelim var gayet, ama dinletilen olmayı tercih ederim haliyle, yetkiliye duyurulur:)

B.

3 Mayıs 2009 Pazar

Bilmece..


Bazı sonlar çok zor gelir, ama geldikleri zaman görmezden gelmek sanıldığından daha kolay olur, bazı başlangıçlar ise çok sessiz gelir, kabul ettiğinizi farketmezsiniz bile, sanki hep varmış gibi.. Anlamazsınız, başlangıçlar mı bitişe sebep olur, bitişler mi başlangıçlara..

30 Nisan 2009 Perşembe

Saçlarımda kelebekler =)


Çok savurganmışım meğer, darmadağın her yere savurmuşum içimden ne geçmişse.. Mağaza vitrinlerine, market raflarına, yürürken duvarlara elini süren çocuklardan olduğum gibi hala da öyleyim zaten.. Yürürken izim kalsın isterim, ben gözden kaybolsam da kokum kalsın.. Şimdi dağıttığım her şeyi topladım, paket yaptım, fiyonk taktım, başucuna bıraktım..

Hani birinin eli değer saçınıza, rüzgardan yüzünüze gelen saçları toplar, sonra çok sonra o saçlara siz yeniden dokunduğunuzda gülümsersiniz ya farkında olmadan, aşk bu mu acaba=)

B.

23 Nisan 2009 Perşembe

Günlerden çocuksu..


Bazen söylemek istediklerinizin çoğunu zaten söylemiş, söylemediklerinizi söylemenin ise zaten gereksiz bir zahmet olduğunu fark edersiniz.. Çocukluğu geride bırakmak belki de budur.. Neyseki seviyorum hala konuşmayı.. En suskun olduğum zamanlarda bile öylece konuşabilirim saatlerce.. Eskiden anlaşılmak için konuşurdum şimdiyse kimse anlamasa da olur..

Kabullenmeyle isyan arasında gidip gelirsiniz ya bazen, kabullenmenin dinginliği, sarıp sarmalamışlığı gibisi yoktur, evdeki huzur mutluluk budur misali=)

Balkondan sarkarak bakardım ben küçükken, annem çok kızardı, hala da kızar çünkü hala sarkarım balkondan.. Çünkü görebileceğimden daha fazlasını görmek istedim her zaman, başkalarının gördüklerinden daha çoğunu görmek, başkalarının sevmelerinden daha çok sevmek, başkalarından daha başka olmak.. Yatağında uslu bir su gibi akmak istemedim, sıradanlığın huzurunda uyumak da.. Ama şimdi anlıyorum ki tekdüzelik diye küçümsediğim o hayatlar, bazen gerçek mutluluğun ta kendisi de olabiliyor.. Ben suyun hangi yakasındayım peki? Hala balkondan sarktığıma göre..

Hmm bir de bugün 23 Nisan ya.. Aslında pek anım yok 23 Nisanla ilgili, bando takımına girmek istemiştim, kısa ve süslü etekleri yüzünden=) ama trampet ağır gelir bana diye almadılar takıma.. Neyse ziyanı yok, çabuk atlattım.. Melankoliye eğilimli bir yapım olsa da neyseki takılmıyorum tek bir ruh halinde.. Geçişlerim zaman alsa da, başarıyorum geçmeyi, afferin bana=) İki kare geldi çocukluğumdan gözümün önüne, kalabalık aile fotoğraflarında önde çömelerek poz vermek ve pikniğe giderken station arabanın bagajında oturmak zorunda olmak.. Sanırım çocukluk biraz da bunlar demek..

Olmaması gereken bir zamanda olmamanız gereken bir yerde olursunuz ya bazen çocuklukta yoktur böyle bir kavram.. Nerde olursanız olun orda olmanız gerektiği için ordasınızdır, öyledir yani, çünkü çocuk sadece istediği yere gider.. Şimdiler de ben de çocuk günlerimin en çocuğunu yaşıyorum, sayende..

B.

16 Nisan 2009 Perşembe

...


Uyudum, uyandım
Hamdım, anlamadım
İnandım, yanıldım
Söyleyemedim, utandım..

Çocuktum, sevdim
Bekledim, durdum
Dağıldım, topladım
Çekildim, duruldum..

Ağladım, avundum
Yoruldum, sustum
Tutundum, tutuldum
Galiba aşık oldum..

B.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ahh bu ko(r)kular =)


"Şu anın geçmiş olmasını bekle. Ne denli mutluyduk anlayacaksın"

Hayır, hayır bu kez mutluluğumu farketmek için her şeyin geçmişte kalmasını beklemiycem, tam tersine geçmişimi de önüme katıp, mutlulukları mutsuzlukları, ayrılıkları kavuşmaları, küslükleri barışmaları, heyecanları durgunlukları, beni ben yapan ne varsa hepsini önüme katıp, sevip, sarıp sarmalayıp devam edicem şimdi yoluma..

Daha sakinim artık nasılsa, yeşil ışıkta kalkmasa da öndeki araba basmıyorum kornaya - belki aşık, belki kırgın, belki yorgun-, biri koşarken çarpsa, ayağıma bassa söylenmiyorum arkasından -belki mutlu, belki telaşlı, belki öfkeli-.. Ben ise herkesten birazım, kızamam, zaten kızmazsam kimseye dünya da bana kızmaz, küsmez, biliyorum :)

Alışkanlıklarımdan ve öğrendiklerimden asla vazgeçemem sanıyodum, her yeni oluşumu özümseyebiliyomuşuz meğer zamanla.. Sanki hiç olmamış, sanki hiç görmemiş, sanki hiç duymamış gibi yaşamaya devam edip yeni alışkanlıklar edinebiliyomuşuz, belki zamanla vazgeçmek ve yerine yenilerini özümsemek üzere..

Esrik bir havayla devam etmek istiyorum bu aralar hayata, biraz yukardan, hep bahar havasında.. Belki de giriştiklerimin sonunu önceden hesaplama yeteneğimin ne kadar yoksun olduğunu farketmemdendir bu istek.. Böylece hep bir mazeretim olur kendime karşı.. Çünkü anladım ki benim hesabım kendimle, kimseye küsmüşlüğüm, kimseden gitmişliğim olmadı hiç, hep kendime küstüm, kendimden gittim, hani kendim ettim kendim buldum misali:) Şimdi hesap kitap yapmadan uyanmanın hafifliğini hissetmeye meyyal devam ediyorum günlerime.. Hesapsız anlarda oynatıyorum iplerimi..

Unutma bahçeme ekmiyorum artık hiçbir şey, unutarak mutlu olamaz ki insan.. Hep derim ya bir koku, bir şarkı, bir söz unuttuğunuzu sandığınız anları öyle zamansız çıkartır ki ortaya, sarsılırsınız.. Ben ise bu korkulardan uzağım şimdi, çünkü "ben sen kokuyorum" artık..

:)
B.

8 Nisan 2009 Çarşamba

Özledimm..


Nüfus sayımlarında hani sokağa çıkma yasağı olurdu ya, akşam üstü ara sokaklardan ananemlere -anneanne her zaman ananedir- giderdim.. Nası gitmem, mahalledeki bütün arkadaşlarım sokağa çıkacak ben evde oturucam mümkün mü.. Ama en heyecanlısı sokağa çıkma yasağında sokağa çıkmaktı.. Ahh şu yasaklar işte.. Allahım ne hayaller kurardım, Dempsey & Makepeace vardı, güya ben Makepeace'mişim, birilerini yakalamaya çalışıyomuşum, o yüzden kimseye gözükmeden o sokakları geçmek gerekiyomuş falan filan.. O günleri özledim işte..

Yaz akşamları ananemlerin bahçe avlusunda çay içmeyi, teyzemi yılbaşı hindisiyle bahçeye kilitleyip, kabarama kabarama kel fatma, annen güzel sen çirkin diye bağrı çağrış hindiyi teyzemi kovalarken seyredip gülmeyi özledim.. O ev yok artık, yerine apartman yapıldı, hindi de yok zaten, yedik çoktan.. Bi de renkli istop var tabiki, sokaktan geçen arabalardan nasıl da nefret ederdik dağılmak zorunda kalıyoruz diye.. O yüzden hep sokağa çıkma yasağı olsun isterdim, ee boşuna ihtilalde doğmamışım.. Hmm, ananemlerin oturduğu ev 3 katlıydı, en üstte ananem-dedem, bi altta teyzemler, girişte dayımlar otururdu..

Bir de terasta küçük bir ev vardı ki benim hayal evimdi orası. Dedem yaptırmış, çatısı falan olan minyatür bir evcik.. Kuzenlerimle oyun evimiz, az daha büyüyünce hoşlandığımız çocukları anlatıp kikirdediğimiz sığınağımız.. Tabi herkesin gözdesiydi orası, annemler kahve keyiflerini orda yapardı, babamlar akşamları tavla oynar, rakılarını orda içerdi.. Plak dinlerdik bak şimdi hatırladım=) Teyzemin 45'likleri vardı ahh canım, nasıl da kıymetliydi plakları.. Keşke daha çok vakit geçirseydim orda..

Bir daha asla tekrarı yaşanmiycak anılara tutunup mutlu olmak bu olsa gerek..

B.

7 Nisan 2009 Salı

**Çaldım..


"Seni anlatacaktım... Senden söz edecektim... Ya da senden haberdar edecektim. Seni bilsinler istedim belki de… İsmini söylesem; kiminin aklında şımarık, kimininkinde uysal, kiminde cahil, kiminde âlim, kiminde mazlum, kiminde zâlim, kiminde genç, kiminde yaşlı, kiminde çirkin, kiminde güzel bir şeyler canlanacaktı. Herkes kendi aklından, kendi geçmişinden, kendi kitaplarından, kendi tarihinden, kendi açısından, yani "kendi"nden bir olta takacaktı sana... Rengini söylemeye kalksam; kimi kötü, kimi iyi, kimi yakan, kimi yanan, kimi duran, kimi koşan, kimi ayık, kimi sarhoş sanacaktı seni. Herkes 'kendi" rengiyle boyayacaktı seni... Kokunu anlatsam; kimi hoş, kimi iğrenç, kimi hafif, kimi ağır, kimi çiçekli, kimi baharatlı sanacaktı seni. Herkes "kendi" burnuyla koklayacaktı seni... Tadını söylesem; kimi acı, kimi tatlı, kimi ekşi, kimi mayhoş, kimi tuzlu diyecekti sana. Herkes "kendi" dilinin bildiği bir tada benzetecekti seni... Huyundan söz etsem; kimi iyi, kimi kötü, kimi korkak, kimi cesur, kimi tembel, kimi çalışkan, kimi kahraman, kimi kaçak, kimi akıllı, kimi deli sanacaktı seni. Hepsi "kendi" kalbinin penceresinden seyredecekti seni…Baktım ki, neyinden bahsetsem "onlara", neyinden söz açsam "onlardan", neyini söylesem "onların" olacak; ne söylesem örtecek seni, sustum, hiç anlatmadım…Suskunluk bile herkesin karnında başka bir çocuğa gebeydi. Saklandım, beni gören seni bir şey zannetmesin diye..."

6 Nisan 2009 Pazartesi

28. bahar


Güzeldir 28'ler.. Mesela şubatı en çok 28 çektiğinde seversiniz, hemen bahar gelir ardından; 20'lerin sonlarındasınızdır ama 30'a göre kendinizi çıtır kıvamında görürsünüz, 20 ile 28 arasındaki farkın 60 ile 68 arasındaki farkla aynı olduğunu fark edip sevinirsiniz, genelde en parasız olduğunuz zamanlar ayın 28'ine denk gelir, zenginlikle fakirlik arasındaki ince hatta 3 gün boyunca gider gelirsiniz, sabırlı ve metanetli olmayı öğrenirsiniz o 3 gün:) Hem film festivalinin bile 28. bu yıl.. Ben 28. baharımda başımda tacımla dolaşıyorum, görebilene aşk olsun, vallahi olsun..:)

B.

4 Nisan 2009 Cumartesi

Ufak tefek tespitler -II- :)



* Elmalı mojitoyu meyve suyu gibi içmemek gerekiyormuş:)

* Erkeklere göre her kırmızı ışık potansiyel Formula 1 yarış başlangıcı.. Bir tek hepimiz Raikkoneniz, hepimizi Massayız nidaları atmadıkları eksik.. Bir de suratlardaki o ciddi ifade, önce ben kalkışa geçicem görürsün seni küçük aptal bakışları, el viteste, ayak gazda.. Arkadaşım; yok ki benim böyle bir iddiam, sen yoluna ben yoluma..

B.

3 Nisan 2009 Cuma

İtirazım var!



İtiraz ediyorum, dünya kendi ekseni etrafında 24 saatte dönüyor diye, ben bu kadar çabuk büyümek zorunda değilim ki.. Yaş yaşanmışlıklara göre ilerlemeli.. Eğer kayda değer bir şey yaşamıyorsak geçip gidebilir ammaa çok mutlu olduğumuz hatta aşık olduğumuz zamanlarda durmalı zaman:) Çok güzel bir yemek yerken, tatildeyken, türk kahvesi içerken de durmalı.. Baharın ve aşkın ilk günlerinde de durmalı, -(dursun şimdi mesela:)-, arkadaşlarla gözünden yaş gelircesine gülerken de durmalı, yağmuru izlerken de durabilir ( ama şimdi sırf ben seviyorum diye de durdurmak olmaz, kararsız kaldım).. Ya da birkaç hakkımız olsa, zamanı durdurabilmek için, hoş ben çoktan kullanmış olurdum o haklarımı, hem de 10'lu yaşlara gelmeden, lunaparkta ya da barbilerimle oynarken:)

demek istediğim şudur ki zaman kavramını insanoğlu uydurduğuna göre zamansızlığı da uydurabiliriz pekala.. 3 yılda bir içinde olunan yıl sayılmasın mesela, "0" yılı olsun.. Hatta o yıl her şey serbest, her şey bedava olsun:)

Ayrıca dünyada değilde başka bir gezegende yaşasaydık mesela Mars'ta, tam yarı yaşımızda olucaktık.. Hem ben hemen uyum sağlayabilirim yeni ortamlara, gidebilirim hemen.. Ama beterin beteri var, şansıma Merkür'de bırakırlar beni, birden 4 kat daha yaşlı olurum:)

Tamam, razıyım dünyada kalmaya, ama 90'lı çıtırların giremediği mekanlar, hatta caddeler istiyorum.. Hatta hiç bir yere giremesin bu tür:)

B:

P.S. I Love You



"Çok beğendiğiniz ayakkabıları almak isteyip de alamazsanız, bir süre çıplak ayakla gezmeyi deneyebilirsiniz" Böylece ya sahip olduklarınızın değerini anlarsınız ya da istediğinizi elde edene kadar diğer seçenekleri rafa kaldırmış olursunuz.. En azından ben bu metafordan bu çıkarımları yaptım.. (Şu an Cem Özkan'dan Dön Bana'yı dinliyorum, güzel şarkı..) Peki ben ne yapardım, sanırım ilk seçeneği tercih ederdim, çünkü hırslardan arınmış bir hayat düşlüyorum artık, hatta 3. bir seçenek ekleyip bir ayağıma başka model, diğerine başka model bir ayakkabı giyip dikilirdim alamadığım ayakkabıların karşısına.. Aslında bir şeyi, ya da birini elde edememek diye bir şey olduğuna da inanmıyorum artık, istersen alırsın, demek ki gerçekten istememişsindir, bunu şimdi daha iyi anlıyorum..

Ne güzel bir filmdi.. Geçen sene sinemada ilk yarısından sonra çıkmak zorunda kalmıştık, nihayet tamamladım.. Aşkın bencillikten ne kadar uzak olduğu teması var bence filmde, kim ölümünden sonra sevgilisini yepyeni bir aşka hazırlayabilecek kadar cesur olabilir? Hele ki ben, aman aman, kıskançlıklar ülkesinin prensesiyim ben! Sevgilime dokunmayan yılan bin yaşasın:)

Cenaze töreninden kucağında sevdiği adamın külleriyle eve dönüp hiç açılmayacak telefonunun telesekreterindeki mesajı dinleyerek onsuz ilk gecesini geçirmeye çalışan Holly'i izlerken işte tam da bu sahnede sevgiliniz varsa hemen arayıp sesini duymak istiyorsunuz, şayet yoksa eski sevgilileri düşünüp onların küllerini havaya savurmayı hayal ediyorsunuz, yani bence etmelisiniz:)

Film bana İrlanda'nın ne şahane bir yer olduğunu da gösterdi, böylece Portofino ve Casablanca'dan sonra İrlanda da balayı hayallerimi süslemeye başladı diyebilirim:)

Bir de filmde arkadaşlık da çok güzel işlenmiş, ben hep şöyle düşünürüm, iyi günümde yanımda olmayan kötü günümde de olmasın, her şey yolundayken benimle keyfimi, mutluluğumu paylaşmayan, başıma kötü bir şey geldiğinde de aramasın beni.. Ben zaten mutlulukları paylaşmayı severim, elele kolkola:)

Hayat sürprizlerle dolu, evrenin şu anda bize ne hazırladığını bilmiyoruz bile, muhtemelen olmasını çok istediğimiz bir şey için hazırlıklar yapılıyor:) Filmden sapıyo gibi gözüksem de öyle değil aslında, işin özü şudur ki, dünyanın sonu gelmiş gibi hissettiğiniz anlarda, en yalnız kaldığınızı düşündüğünüz zamanlarda bile hayat umulmadık güzellikler sunabilir insana, tecrübeyle sabittir:) Hem hepimiz birden yalnızsak, yalnızsak da beraberiz demek değil midir..

p.s. ı love you:)

B.

30 Mart 2009 Pazartesi

Soru..

Koku hafızası neden acıtır?

Günlerden bahar..


Güneşli bir sabaha uyandım, asansöre bindiğimde Barcelona'nın soundtrack'i çalıyodu, filmi izlediğim-iz- gün geldi aklıma, meğer ne güzel bir günmüş:) Yolda Mesut'u dinledim, güldüm, tanıdık, sevdik birini dinlemek ne güzel.. Arada "Everybody's changing" çaldı.. Ne güzel şarkıdır.. İster istemez düşünürsün gerçekten herkes değişiyor mu diye.. Evet, değişiyor, hepimiz değişiyoruz.. Bakışlarımız, saçlarımız, gülüşümüz, çizgilerimiz, giysilerimiz, sevdiklerimiz, sevmediklerimiz, telefonumuzdaki hızlı aramaya kayıtlı isimler, inandıklarımız, inanmadıklarımız, düşündüklerimiz, sevdiğimiz ojenin rengi, her şey, herkes değişiyor.. Dünya değişiyor, nesiller tükeniyor, buzullar eriyor, dünya şekil değiştirirken biz nasıl değşmeyelim.. Böylesine hızlı bir değişimin içinde ben şahsen arada arızalanıyorum, maraza çıkartıyorum.. Ama çabucak geçiyor sonra, böyle benim arızalarım, ağlarken bir anda gülüveririm, git derken aslında içimden elimi uzatırım gitme diye..

Neysee "Everybody's changing" bana Travis'in "Flowers in the window"unu anımsatınca işe gelir gelmez onu da dinledim.. Tam bahar şarkısı..

Değişenlerin, değişimlerimin yanında değişmeyenler de olsun istiyorum.. Bunları da sonra yazarım..:)

B.

26 Mart 2009 Perşembe

Türk kahvesi..


Bir fincan türk kahvesinin içimde uyandırdığı onlarca farklı duyguyu anlatacak kelimeleri bilmiyorum, bilsem de bir araya getiremem, getirsem de okuyamam..

24 Mart 2009 Salı

*/*/*/*


Şimdi anlıyorum ki ancak suç, suçluluk, günah, ayıp, aldatma, bağlılık gibi yalancı kavramlardan ayıkladığımız zaman beynimizi, gerçek kimliğimize kavuşabiliriz.. Hepimiz dağılmalara, ayrılıklara, bitişlere, başlangıçlara, düzenlere, düzensizliklere, yıkıp yeniden kurmalara, tuzaklara hazırlıklı geliyoruz aslında bu dünyaya.. Ama bazılarımız farkındayız bunun.. Unutmanın, düşünmemenin hafifliğinin tadına ancak bazılarımız varabiliyoruz..

Hayat tercihlerimizle akıp gidiyor, hepimiz zaman zaman geri gelmeyecek anlara, anılara tutunarak yaşamaya çalışıyoruz, ama bu bir yanılsama sadece.. Boşuna yorulmaktan başka bir şey değil.. Zira geçen zamanı kim geri getirebilir ki.. Tutunmadan yaşamak lazım, her sabah yeni bir farkındalıkla uyanıyorum, bu sabahki de buydu:)

Bir de sanırım sirkte çalışmak istiyorum bu aralar..

B.

Sevdiğim sözlerden..

Düşündüğünü hemen yapmazsan sonra karar vermek zorunda kalırsın!
-Kim söylemiş bilmiyorum, kimse söylememiş de olabilir, aklımda kalmış öyle-

23 Mart 2009 Pazartesi

Komşular..


Bir apartmanın en üst katında oturuyorum.. Alt katımda karşılıklı iki dairede iki kız oturuyor. Kızlardan biri bazen sabahları ağlayarak uyanıyor, duyuyorum sesini, canı sıkkın bu aralar farkındayım, o yüzden sık sık kendini dışarıya atıyor, onunla karşılaşmak mutlu ediyor beni, gülüyoruz, umursamaz bir tavrı var, daha doğrusu böyle bir kabuk altına saklanmış, içi öyle değil aslında, onda kendimi görüyorum, tek farkla benim öyle bir kabuğum da yok.. Boşver diyor bana sık sık boşver..

Diğer kız ise çok güçlü, akıllı bişi.. Beni çok eğlenceli buluyor, şaşırıyor bazen ağlarken nasıl birden gülebiliyorsun diyor.. Onunla karşılaşmayı da seviyorum, hatta bazen kapı sesini duyup numaradan dışarı çıkıyormuş gibi yapıyorum karşılaşalım diye.. Çünkü onun öylesine söylediği bir cümle bazen benim günümün işareti oluyor, ama o farkında değil bunun.. Duygularını yönlendirebilmeyi öğrenmiş, bana da öğretiyor yavaş yavaş..


Giriş katta oturan kızı çözmem zaman aldı.. Hissetmesin izlendiğini istedim, hassas bir kız, biraz da kapalı dışarıya.. Kırmızı saçları var, yakışıyor ona.. Çok iyi kalpli bir kız, o yüzden inanmasa da istediği her şey önüne geliyor, ani karşılaşmaları pek sevmiyor bence, hazırlıksız yakalanmaktan hoşlanmıyor, ama ben yine de onun karşısına aniden çıkmayı seviyorum, alıştı bana..

Orta katta bir çocuk oturuyor, tuhaf bir bağ var aramızda, sık sık karşılaşıp sohbet ediyoruz, çok büyük bir dünyası var, izin verdiği kadarını keşfedebildim sadece.. Zor biri ama aynı apartmanda olduğumuz için mutluyum, aynı kapıdan çıkıp farklı yerlere gitsek de, aynı tarafa bakıyoruz çoğu zaman..

Karşı daireme bir çocuk taşındı.. Aslında arka sokakta oturuyormuş, görürdüm bazen, hem tanıdık hem yepyeni yani.. Bu ara en çok onunla karşılaşmayı seviyorum, sanırım kapı sesimi dinliyor, ne zaman çıksam karşımda görüyorum.. O da seviyor bu karşılaşmaları biliyorum.. Aynı kapıdan çıkıp aynı yere gidiyoruz, konuşuyoruz, gülüyoruz, bazen de susuyoruz öylece..

B.

20 Mart 2009 Cuma

Uyandım!


En doğru zaman canın istediği zaman, anlaştığın zaman kendinle.. "Uyayabiliyorum" daha da güzeli mutlu uyanıyorum.. Korkular, endişeler, şüpheler bir yana telaşlarımmış beni uyutmayan.. Passifloram oldu sakinliğim:) Doğru zamanı bekleriz ya hep, canımın istediği zaman doğru zamanmış sahiden.. Hesap kitap yapmadan, sonunu düşünmeden, bahanelerin arkasına saklanmadan "canım istedi" diyebilmekmiş doğru zaman.. Başkalarının doğru zamanları beni ilgilendirmiyor artık, aynı zaman dilimini yaşamak zorunda değilim ki kimseyle..

Daha da güzeli, sebepsiz değil bu mutlu uyanmalar..:)

B.

17 Mart 2009 Salı

/*/*/*/


Hiçbir zaman aklı başında, hesaplı kitaplı davranışlar içinde yaşayan biri olamadım ne yazık ki.. Böyle olmayı hep istedim de yapamadım.. Yalnızca bana uzak, ilgi alanımın dışında ya da kırıldığım ve değmez bulduğum kişilere karşı tavır geliştirebildim.. Her duyguyu en yoğun, en aşırı biçimde yaşıyorum.. Bu yoğunluk içinde tepkilerimin sonuçlarını hesaplama sağduyusu gösteremiyorum..

B.

16 Mart 2009 Pazartesi

Sevdiğim sözlerden..

"İnsan var olduğuna inanmak için mi kendini anlatır? Öyleyse susacağım."

**Çaldım..


"...

Bellek belli bir yerde takılıp kalır. Bir sabah ya da gece yarısı, kar kokan bir öğle üzeri, bir yaz akşamı; bir sokak ya da oda kapısında, bir lokanta masasında, güneşi emmekten yorulmuş bir dal ucunda takılır kalır. Çok sonraları o yerin ve o anın fotoğraf durağanlığı ile belleğinize işlenmiş olduğunu görür ve orada, o anda bir daha hiçbir zaman o eski siz olmamacasına derin, köklü ama adını koyamayacağınız bir değişim geçirmiş olduğunuzun ayrımına varırsınız.

...”


"...

Sevmek sonradan usulca okşamaktır bir elin değdiği yerini saçlarınızın.

Sevmek yaşamınıza birdenbire girip, bir süredir ona sessizce katılmakta olan birini ondan önceki denge ve düzeni hiç bozmamaya çalışarak kabullenmek midir?

..."

13 Mart 2009 Cuma

Sevdiğim sözlerden..

"İnsan bir kuyuya düştüğünde, itenin ne önemi vardır ki. Onu en çabuk şekilde dibe götüren, kendi ağırlığıdır..Öğrendim; dans etmeyi bilmeyen biriyle müzik bile dinlemeyeceksin, hayat aşktan büyüktür.."

Çaldım..**


“……. şimdi artık biliyorum ki, bütün yaşantımız içinde ancak bir/kaç kişiye böyle bir hak tanırız. onu şımartır, yüz verir, alttan alır ve hatta ona teslim bile oluruz. O da bunu zaten taa en başından beri bilmektedir. Eğer çok şanslı değilseniz, karşınızdaki şımarır, ipin ucunu kaçırır. Bin pişman olur, incinir, düşkırıklarıyla yaralanır ve acı çekersiniz sonunda.

Bazen, çok ender de olsa şanslısınızdır ve bir mucize yaşarsınız. Çünkü karşınıza dilinize akraba biri çıkmıştır. (Tanrım, mucizeleri ne çok seviyoruz böyle!) O sırada kaç yaşında olduğunuzun, nerede, nasıl olduğunuzun kesinlikle önemi yoktur. (Hayır yoktur!)…..”

11 Mart 2009 Çarşamba

Karşımda kelimeler:)


Zaman ve mekan içinde seslerin kaybolmadığını bilirsiniz. O yüzden kelimelere çarpıyorum bu aralar sık sık..:) Bir yerde yürürken, odamda otururken, masamda çalışırken, birden bir kelime geçiveriyor önümden.. Ya sinirleniyorum o anda, ya da gülümsüyorum.. Bir kelime diğerini de peşinden getiriyor, sonra hepsini birleştiriyorum, herhangi bir "an"da duyduğum cümleler ipli kuklalar gibi önümde sallanıyor sanki, sonra birden değiştiriyorum kelimelerin yerlerini, -me'leri, -ma'lari atıyorum mesela kelime sonlarından, ünlemleri kaldırıyorum, noktalar yerine virgüller koyuyorum.. Değiştiriyorum anlamlarını bir anda.. Sonra anlıyorum ki duyduğum her cümleye, yaşadığım her "an"a anlamını veren de benim zaten..

Bu arada yukardaki kelimelerden ilk hangisi gözünüze çarptı acaba? Ben ilk "wish"i gördüm, sonra da "miracle" üstelik fazla kenarda köşede kalmasına rağmen:)

B.

10 Mart 2009 Salı

**Çaldım..


"...

Anladım ben bütün o masallarda neden canavarları öldüren bir garibana verdiklerini prensesleri. Çünkü ancak korkuları öldürenler hak ediyor o güzel kızları, kraliyet sofralarını, o sonsuz şölenleri. Ancak canavarları öldürenler ispatlıyor insanlara yeniden, korkuların yenilebileceğini.

Onlar işte, insanlığın aradığında bulacağı geri dönüş yollarındaki, beyaz, parlak, küçük çakıl taşları gibi duruyorlar. Her gün aslında onlar ve her gece, sana, bana, diğerlerine herkesin kendine ait olabileceğini, herkesin sadece kendine ait olduğunu söylüyorlar. Ah! Ne güzel oluyor o zaman. Ne güzel oluyor uyandığın ilk sabah

..."

9 Mart 2009 Pazartesi

...


Yanlış anahtarlar varmış hep elimde, o yüzden ne kadar zorlarsam zorliyim açılmamış kapılar.. Şimdi ise uzun zamandır ilk kez doğru anahtar elimde.. Kapı karşımda, anahtar elimde, açamıyorum ama bu kez.. O kadar alışmışım ki kapalı kapılara, korkuyorum şimdi ne çıkıcak karşıma diye.. O yüzden bakıyorum öylece kapıya.. Sen korkma desen de.. Neden diye sorma nolur, sen bul cevabı, ama söyleme bana, kendine sakla, söylersin nasılsa sonra.. Ne çok konuşurmuşum meğer eskiden, şimdi susalım öylece.. Konuşuruz nasılsa sonra..


B.

6 Mart 2009 Cuma

Özledimm..



* En başta çocukluğumu özledim.. Dün akşam ilkokul arkadaşlarımla buluşunca daha iyi anladım.. Herkes ayrı şeyler hatırlıyor o yıllara ait, anladım ki hafızamızda tuttuğumuz ayrı ayrı, farklı farklı detaylar hepimizin bugün yaşadıklarının aynası aslında..:)

* Kuşadası'nda marketin önündeki duvarda oturmayı özledim, ayrıca kestirme yoldan -ıssız olurdu biraz- giderken en öndekinin yalandan attığı çığlığın bir anda koroya dönüşüp hem gülüp hem çığlık çığlığa koşmamızı özledim..

* İlk aşkımı görmek için komşu yazlığın balkonuna gidip, hiç anlamadığım Ege aksanlarına ve zaten dinlemediğim -çünkü gözüm karşı balkonda=)- için anlamadığım konulara sırf onlar gülüyo diye gülmeyi özledim..

* Bodrum'da yaşımız tutmadığı için -hoş genelde kızları alırlardı da çocuklar kalırdı kapıda- sahilde oturmakla yetindiğimiz günleri, sonra mezarlığın önünden siteye doğru giderken o anda uydurduğumuz korku hikayelerini özledim..

* Samsun'da kuzenlerimle oklava savaşı yapmayı, kendi uydurduğumuz oyunları özledim.. Ayrıca niye o yaşlardaki bütün çocuklar evcilik oynarken, ben bakkal olucam siz de benim çıraklarım diye tuttururdum bilmiyorum..

* Yakın geçmişte de özlediğim çok şey var. En başta da geçen sene Mesut ve Pınarla kısa film çekme denemelerimiz sırasında karnımıza ağrı girene kadar gülmelerimizi, Pınarla stüdyoya kapanıp bağıra bağıra şarkı söylememizi özledim. Hoş bunları hala yapıyoruz zaten=)

Özlemek iyidir, yüzde tebessüm bırakır=) Pek de güzel özlü sözler uydururum=)

Devam ederim sonra yine..

B.

4 Mart 2009 Çarşamba

Love in the Time of Cholera



"Fifty-one years, nine months, and four days... That is how long i have loved you..." Filmi özetleyen replik bu olsa gerek =) Aşk böyle bir hastalık sanırım, o yüzden filmin en güzel sahnelerinden birinde karantina bayrağını çekiyorlar ki kimse onlara yanaşamasın.. Ee 51 sene sonra kavuşulan bir aşkta da her türlü bayrak çekilir zaten=) Erdem, ask, sadakat -bu filmde biraz tuhaf bir sadakat anlayışı var, o ayrı=)- merhamet, sevgi, bekleyis, cesaret.. Film işte diyorsun izlerken, ama o büyülü gerçekçiliğin içinde kendine de bir yer arıyorsun farkında olmadan..

Bağlar çözülüyor içimden.. Bir de gerilerden buralara kadar özenle taşıyıp getirdiğim korkularım, endişelerim, çelişkilerim, beklentilerim olmasa ne kadar da kusursuz olacak her şey.. Koptum yine filmden, ben koruma altında olan hiçbir şeyi istemiyorum zaten, o yüzden reddediyorum bu filmi=) Kitap olarak kalsaymış keşke.. Aslında ilk izlediğimde böyle düşünmemiştim, şimdi üstüne düşününce buna karar verdim..

Bu arada Funda Arar'ın yeni şarkısını çok sevdim, "Senden Öğrendim", fazla arabesk ya ondan sanırım=)

B.

3 Mart 2009 Salı

Günlerden sürpriz..


En beklenmedik anlarda en beklenmedik şeyler neden hep benim başıma gelir hmm sorarım neden=)

Bir de hayal kurarken, dilek tutarken çok dikkatli olmak gerekiyormuş, pat diye oluveriyor sonra, detaylar önemli!! =)

B.

1 Mart 2009 Pazar

Günlerden keyif..


Bahar geldi sanırım, bu sabah nihayet panjurumu açınca güneşle karşılaştım, her yeni yıl, her mevsim değişimi radikal kararlar zamanıdır ya hani, ben de daha sık yaşanır bu dönemler, her hafta başı, her gece yarısı, her saat başı gibi ama bahar daha bir başkadır.. Bu bahar "baharı bekleyen kumrular" gibiden "ben her bahar aşık olurum"a terfi etmek istiyorum=) Ya da "bir bahar akşamı rastladım size" de olabilir, böyle sizli bizli pek sevmem ama galiba arada resmiyet gerekiyor ilişkilerde, değil mi Pınar Hanım??

Pınar: Resmiyeti sevmem. Sizi bizi çıkaralım aradan. Ben ilişkileri alabildiğine senli benli yaşamayı severim. Çoğul şahsı sadece ikimiz için kullanmayı severim. Ben bunları severim. Baharı da severim tabi. En sevdiğim ay nisan. Gerçi küresel ısındığı için nisanda tam bahar gelmiş olmuyo artık. Gördüğün gibi kafası karışık bi kimseyim. Ama ben baharı çok severim..!

Birsen: Hmmm, ben Mayıs akşamlarını iple çekiyorum, geçen sene Mayıs çok güzeldi, bu sene daha da güzel olucak biliyorum..:)

B.

25 Şubat 2009 Çarşamba

Sevdiğim sözlerden

"Büyük ıstırap, büyük pişmanlık, büyük anı diye bir şey yok. Her şey unutulmaya mahkum. Hatta büyük aşklar bile. Dünyada acı olan aynı zamanda onu çok güzel yapan gerçek bu işte." (Albert Camus)

O kadar çok unutmak üstüne düşünmüşüm, yazmışım ki farkında olmadan, bu sözle karşılaştığıma şaşırmıyorum şimdi:)

Algılarını alsalar..


Erkekler güzel görüntüleri beyinlerinin sadece bir tarafıyla algılarken, kadınlar ise beyinlerinin her iki tarafını da kullanıyorlarmış. Neden acaba? Erkeklerin beyninin diğer tarafının sadece tek bir amaca yönelik çalıştığını düşünürsek zaten geriye işlevsel olarak diğer yarısı kalıyor sadece, o yarı da aldığı güzel görüntüleri diğer yarıya paslıyor, böylece iki yarı körler sağırlar birbirini ağırlar şeklinde uyum içinde çalışıyorlar işte! Hoş güzelliği algılayan kısımlarının da çok sistemli çalıştığını düşünmüyorum ya neyse.. Kadınlar da sanırım güzelliği algılar algılamaz, beyinde fazla tutmadan kalbe pasladıklarından sorun yaşıyor olabilirler:) Yine sinirlendim işte durup dururken..:)

B.

24 Şubat 2009 Salı

Mutluluk..



Yalnızlık hakkıma el koymuşum bilmeden..

"Yalvarma, ağlama ve yemin etme. Kapılarını kapat. Öyle sıkı kapat ki bir daha kimse, hiçbir zaman senin o zedelenmiş yalnızlığına adım atamasın. Onu onar ve koru, çünkü o sensin ve aynı zamanda benim.."

Anıları bile yitiriyoruz bazen.. Eski renkleri, kokuları, sıcaklıkları, soğuklukları, mesafeleri, gülüşmeleri, ağlaşmaları, sohbetleri, sessizlikleri, yalanları, gerçekleri.. Şimdi yitirdiklerim arasında dolaşıyorum aralara hayallerimi de serpiştiriyorum..

Herkes bilir, mutluluğun resmidir yukardaki, o çocuklardan biri olsaydım ortadaki olmak isterdim.. Ortadaysan eğer etrafındaki herkese dokunabilirsin, diğerleri de birbirine ulaşabilmek için sana daha sıkı sarılır..:)

B.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Revolutionary Road



Kim için yaşıyoruz, hayatı ve hayallerimizi neden sürekli erteliyoruz? Örnek yaşamlar sergilemek için, sürekli beğenilmek, takdir edilmek ve başkaları tarafından onaylanmak için kendi beklentilerimizi erteliyoruz.. Hayattan kaçıyoruz, hayatı kaçırıyoruz.. Mutlu muyuz sorgulamıyoruz bile.. Sorgulayanları da eleştiriyoruz..

Geçenlerde sevdiğim sözlerden birini yazmıştım.. "İnsan parası varsa çalışmak zorunda kalmaz. Böylece zamanı satın alır. Bu kalan zamanda da kendini mutlu edebilecek şeyleri yapar. Yani para mutluluğu satın alır." Revolutionary Road'da bir tek bu söz eksik kalmış bence.. Son zamanlarda aklımdan geçen, düşündüğüm, sorguladığım hatta arkadaşlarıma söylediğim cümlelerin aynısını filmde duymak beni şaşırttı..

Hayat sahip olduklarımızla geçiyor, ama onlarsız neler yapabileceğimizi hiç düşünmüyoruz.. Onlarsız yeni nelere sahip olabileceğimizi düşünmüyoruz.. Alışkanlıklarımıza öyle bağlıyız ki, olmazlarsa olmaz sanıyoruz.. Oluyor aslında, hiçbir şey, hiç kimse vazgeçilmez değil..

"Hepimiz gerçekleri biliriz, ama sadece yalan söylemekte ustalaşırız.." Herkes zayıflıkları, zaafları arasında kahraman rolü oynarken ne kadar zor ayak uydurabilmek.. Hiç kimsenin aslında dışardan gözüktüğü gibi olmadığını bilmek, hissetmek, hayal kırıklığı yaşamak, off offff:)

B.

21 Şubat 2009 Cumartesi

Eternal Sunshine Of The Spotless Mind



* Nasılsa her şey daha az anımsanmıyor mu zamanla, çok üzüldüğünüz bir çok şeyi unutup yolunuza devam etmiyor musunuz günlük telaşlar içinde, ya da çok sevdiğiniz şeyler heyecanını yitirmiyor mu, üstünde saatlerce konuşabileceğiniz bir konu hakkında bir zaman sonra kelimeler zar zor çıkmıyor mu ağzınızdan ya da düşünürken bile heyecanladığınız kişi yoksa artık hayatınızda herkes gibi olmuyor mu bir gün ve bunu bir sabah öylece aniden farketmiyor musunuz? O zaman ne gerek var koşturmaya unutmak için.. Zaten alışmak için programlanmışız.. Alışmak, sindirmek, unutmak..

* Nasılsa unutsanız da, bir gün aniden bir şarkı, bir koku, sıradan bir görüntü her şeyi yeniden canlandırmıyor mu gözünüzde, ne yaşattıysa size unuttuğunuz -acı,sevinç,hüzün,burukluk,öfke,aşk..- yeniden hissetmiyor musunuz, anlık da olsa geçmişe geri dönmüyor musunuz? Ee noldu hani unutmuştunuz?

Zordur bilinçaltını temizlemek, unuttunuz sansanız da o sizi götürmek istediği yere götürür, baktı olmuyor rüyalarınızda alt üst eder sizi.. Bilinçaltımı da serbest bıraktım artık.. Kendi bilincimin bile açık seçik yakalayamadığı anları tutmaya çalışıyorum şimdi hafızamda..

Bu arada filmden saptım sanırım biraz:) Yok aslında hepsi filmle bağlantılı, unutmaya çalışmak, unutmak ve aslında unutamamak.. Geçmişi silmek isteseniz de bazen, aslında esas olanın en kötü tecrübeleriniz olduğunu anlamak.. Unutkanlar mı daha şanslı acaba.. Pek çabuk unutabildiğimi söyleyemem ama eğer acı deneyimleri unutturan şu hap, dedikleri gibi birkaç yıl sonra piyasaya çıkacaksa benden uzak dursun.. Ben mutluyum unutmadıklarımla, bazen yersiz ve zamansız ortaya çıkıp beni şuursuz davranmaya zorlasalar da..:)

Uzun zaman oldu aslında filmi izleyeli ama beni çok etkileyen sahnelerden biri silinme işlemi sırasında anılarda sadece bakılan yerlerin aydınlık, diğer tarafların karanlık olmasıydı..Böyle mi acaba sahiden sadece baktığımız yerleri mi aydınlık görüyoruz, ya bakmadığımız, karanlık yerlerde kalmışsa aradıklarımız..

Ve son olarak filmden sonra herkes gibi ben de sorguladım kendimi, bilsem de sonunda ne olacağını yine yaşar mıydım ne yaşadıysam, yine sever miydim kimleri sevdiysem diye, sonra yüzümde bi tebessüm oluştu artık neler hatırladıysam o anda hatırlamıyorum şimdi(!), "evet" dedim hiç tereddütsüz..:)

B.

20 Şubat 2009 Cuma

Haller..


Bütün yanlışlarım, doğrularım, bütün gözden ve elden kaçırdıklarım, tutabildiklerim ve ve beni ben yapan ne varsa.. Biraz dalgın, biraz hırçın, fazlaca neşeli, biraz alıngan, biraz huysuz, çok çok konuşkan, azıcık sessiz, biraz kırılgan.. Ben olmaktan, iyi ya da kötü, ama böyle olmaktan hoşnutum, mutluyum. Aslında nihayet mutluyum desem daha doğru.. Kimse için değişmek zorunda hissetmemek, kimseyi değiştirmek için debelenmemek gerekiyomuş.. Böyle daha hafifmiş hayat.. En sonunda ele geçirdim seni özgüven, tam vazgeçmiştim, sen geldin, hep böyle olmaz mı zaten:)

Bu arada ilk cemre düştü dün.. Yazı çok özledim, yazlıkta akşamüstü iskeleden ayaklarımı denize sokup türk kahvesi içmeyi, yan taraftaki mandalina bahçelerinin mis mis kokusunu, Marina'da yürüyüş yapmayı, markete bisikletle gitmeyi hepsini çok özledim.. Ve bunları sadece 1 haftaya sığdırmak çok canımı sıkıyor, o yüzden okul yıllarımı da çok özledim..

Neyse.. The Pierces'ın "The Secret"ını çok seviyorum.."İki kişi sır saklayabilir, eğer onlardan biri ölüyse" :)

B.

18 Şubat 2009 Çarşamba

Sevdiğim sözlerden..

"insan parası warsa çalışmak zorunda kalmaz. Böylece zamanı satın alır. Bu kalan zamanda da kendini mutlu edebilecek şeyleri yapar. Yani para mutluluğu satın alır." (Albert Camus)

:)
B.

The Notebook



Neden böyle aşklar hep filmlerde oluyor dedirten filmlerden.. Peri masalı gibi.. İlk izlediğimde hassas bir dönemimdeydim ve yalnız izleme gafletinde bulundum, ikisi üst üste gelince intihar denemesi sayılabilir bu filmi izlemek:) Sonra aylar sonra tekrar izledim, ve farkettim ki ne yalnız izlememden ne de ruh halimden kaynaklanıyormuş etkisi.. Filmin her karesi fotoğraf gibi.. Sonra Allie olmak, daha doğrusu Allie gibi sevilmek istiyorsunuz.. Aslında Allie olmak değil mesele, Noah olmak.. Asla vazgeçmemek, mücadele etmek, yorulmamak, yorulsanda sadece dinlenmek için durmak vazgeçmek için değil, onun kendini koyduğu yerde değil de onu senin koyduğun yerde sevmek, anlamını kendin seçmek, beklemek, o gitse de beklemek, döneceğini bilmek, inanmak.. Bu filmden sonra bir Noah dilemeyen kız var mıdır bilmiyorum, tabi o sevimli gülümseyişi de eklemeden geçmek olmaz:)

Belki de herkesin etrafında vardır Noah gibiler, ama görmek istemiyoruzdur, Allie de başta istememişti:) Ama Allie şanslıydı çünkü Noah vazgeçmedi.. "Bir sabah uyanırsın değişirsin her şey" -Bu filmden değil, öylesine içimden geldi-

Ve son olarak "neden yaşıyoruz" sorusunun cevaplarından biri bence Noah'ın şu sözlerinde gizli:

"I am nothing special; just a common man with common thoughts, and i've led a common life. There are no monuments dedicated to me and my name will soon be forgotten. But in one respect i have succeeded as gloriously as anyone who's ever lived: I've loved another with all my heart and soul; and to me, this has always been enough.."

Ben de bu sözleri evrene yolladım, gereği yapılsın diye:)

Bu arada The Notebook'un unutulmaz karelerinden biri olan nehir gezisi sonrası öpüşme sahnesi "tarihin en güzel 10 öpüşme sahnesi" listesinde ilk sırada yer alıyor, onu da hatırlatmış oliyim:)

B.

17 Şubat 2009 Salı

Ufak tefek tespitler -I- =)



Bazen çok şey bilmek sanıldığı kadar mutlu etmiyor insanı, o zaman yalanlar dev gibi büyüyüp üstünüze üstünüze geliyor, o yüzden size sunulan gerçeklik kadarıyla yetinmek gerek.. Şimdi bildiklerimi saklıyorum kendime, yalanları dinliyorum sessizce..:)

Ne kadar değer verirsen ver karşındakine, o alabileceği kadarını alıyor, fazlası etrafa döküldüğünden o da üstüne basıp geçiyor, o yüzden sen de onun üstüne basıp geç, eşit olun böylece..:)) Pek sevdim bu manasız metaforumu..

Ben seksek oynayarak büyüyen şanslı çocuklardanım, bir de köşe kapmaca oynardık.. Hatta seksek alanımız da aynı dörtgenin içindeydi, bilinenden daha farklıydı bizim seksek, yazarak da anlatılmaz ki görmek lazım, şekli, kuralları farklıydı, zaten dediğim gibi daha önce de herkesinkiyle aynı olursa oyunun kuralları o zaman aynı sebeple yananlardan ya da kazananlardan olurduk ki pek de anlamı olmazdı bence..

-"Tebeşirle çizilmiş bir seksek oyunu kadar uçucu bir çizgisi var hayatın. Farkında olmadan basıyorsun çizgiye. Kızıyorlar anında. ‘Yandın’ diye atılıyorsun oyun dışına.." (Elif Şafak)-

Bizde çizgiye basmak bozmazdı işte oyunu, böyle sıradan kurallarla bozulmaz oyunlar!

B.

13 Şubat 2009 Cuma

Perfume: The Story of a Murderer



Bu film bana saplantıları çağrıştırıyor, saplantı tehlikeyi, tehlike yasakları.. Sokağa çıkma yasağında doğmuşum ben..:) O yüzden yasaklara ayrı bir düşkünlüğüm var, kimse yasak koymasa kendim kendime yasaklarım bir şeyleri, sonra bir yanım yap der bir yanım yapma, hangi yanımın kazandığı malum:) Benim de böyle minik saplantılarım var işte..

Bir de ilginçtir neden bilmem, bazen arkadaşlarımın isimlerini bile unuturken şu "Jean-Baptiste Grenouille"un ismini 2 yıldır unutamadım, hayır yani neden anlamıyorum ki..

Bir de filmin en büyük eksikliği sanırım kokusunun olmaması:)

:)
B.

Jeux d'enfants



Geçtiğimiz yaz izlemiştim ilk kez, sonra Eylül başlarında, ve son olarak da geçen hafta.. Hani birini çok özlersiniz de koşa koşa sarılasanız gelir -ben tipik bir elmyra modeli olduğumdan sarılmak ne kelime boğmak da diyebiliriz:)- ben de bu filmi böyle özlüyorum zaman zaman.. Masal dinler gibi izliyorum.. Kalbinizin ritmini değiştiren filmler vardır ya "Jeux d'enfants" öyle bir film.. Esas kızımız Julien büyüyünce turta olmak istiyorum dediğinde, bir an benim de küçükken "şemsiye çikolata" olmak istediğim gelmişti aklıma, çikolata tamam da şemsiye de nesi..:)

Birini hem çok severken hem de bir o kadar da acı çektirebilir mi insan hem kendine hem ona.. Nasıl bir oyun bu böyle.. Tek kural var, kim daha çok mutsuz ederse o kazanıyor oyunu.. Ama biliyor ki bir sonraki oyunda kendisi daha da mutsuz olacak.. Korkarım ben de seviyorum bu oyunu, attığımın adımın beni tedirgin ve mutsuz edeceğini bilsem de illaki atarım o adımı.. Ama biliyorum ki iki kişilik oyunlarda kaybetmiş gibi gözüken bazen aslında kazanandır.. Ben Julien kadar cesur değilim en azından şimdilik, çünkü her oyun kurallarına göre oynanmak zorunda değil bence, o zaman çok sıradan olurdu her şey, bazen oyunun tam ortasında değişmeli kurallar.. Bence yani..:)

"..hold me close and hold me fast
the magic spell you cast
this is la vie en rose.."

:)
B.

12 Şubat 2009 Perşembe

***YaĞmUr***



Bu sabah yağmur sesiyle uyandım.. Yağmuru çok severim çocukluğumdan beri.. Ne yapar eder dışarı çıkardım küçükken de, şimdi de öyle 5 dakika da olsa dururum illaki yağmurda.. Küçükken annem yağmurda tutulan dilekler kabul olurmuş demişti bir kez, sen misin bunu öğrenen, her yağmur yağışında mır mır mır başlarım sıralamaya, şunu da isterim bunu da isterim.. Bir de yüksek bir yerden geçerken kabul olurmuş dilekler bunu da küçükken duymuştum, şimdi köprüden her karşıya geçişimde hele bir de yağmur yağıyorsa düşünün halimi işte:)))

Bazen iş çıkışında yolumun üstündeki kitapçıya uğruyorum, -ama hiç yakışıklı bir çocukla aynı kitaba el atmak suretiyle başlayan bir aşkın esas kızı olamadım, bırakın el atmayı aynı raf önünde durduğumu bile hatırlamıyorum:)- neysee dün akşam da yine rastgele bir kitap seçtim raftan, rastgele bir sayfasını açtım, benim olsun bu sayfada yazan dedim:) "Bazen başınıza gelmesini istediğiniz son şey, ihtiyacınız olan ilk şey olabilir" gözüme çarpan ilk cümle oldu.. Sonra düşündüm, işaretin böylesi dedim.. Neye çok üzüldüysem, ağladıysam biliyorum ki zamanı geldiğinde iyiki yaşamışım bunu dedim, diyorum, diyeceğim de.. Yani öyle tuhaf ki hayat, bir şey istiyosun, diliyosun, bekliyosun; o olana kadar başına gelmedik iş kalmıyor, evren diyor ki sana aslında isteme sen bunu, mutlu olmazsın.. Sonunda veriyor işte o zaman almak ya da almamak sana kalmış.. Anlarsan bunu ne ala.. Zaten artık o yüzden ağlarken bile o kadar üzülmüyorum, yani artık dediğim yeni yeni, geç büyüyorum ben biraz, napalım..:)

:)
B.

11 Şubat 2009 Çarşamba

Hiçbir şey..


Olmaz, dedi Peri. Hayatta yapamam!
Yaparsın, dediler.
Kaldır başını göğe. Bulutlara bak, yıldızlara, aya bak.
Ancak o zaman yaparsın.
Baktı Peri.
Uzuuun uzun baktı.
Yıldızlar aya, ay bulutlara, bulutlar göğe dolanmıştı sımsıkı.
Herşey yerli yerindeydi ve fazlasıyla güzeldi.
Ama bir an gözlerini ayırınca, laftan anlamaz bir rüzgar esti,
Ellerini üşüttü Peri'nin.
Onun ellerini düşündü öyle olunca.
Hiç tutamadığı ellerinin beyazını,
beyazının sıcağını,
sıcağının hasretini duydu,
gözlerini kapatıp dokundu belki de.
Hayalinde dokundu ama, yapamazdı gerçekte. Bakardı ama dokunamazdı.
Günler geçer, geceler geçmezdi.
Gün olur devran dönmezdi.
Kıpırdamazdı, yaz gününde donar, çözülemezdi.
Kuşlar öter, insanlar yürürdü,
Güneş saklanır, dağlar soyunurdu da,
Yine de hiçbir şey olmazdı.

Böyle böyle,
Günler geçti, aylar tükendi, mevsimler solup gitti.
Hiçbir şey olmadı.
Biri sustu, diğeri baktı.
Biri düşündü, diğeri güldü.
Hiçbir şey olmadı.

Bir sabah, yutkuna yutkuna yola çıktı Peri.
Sabahların ayazı kimsesiz tan yerlerinde ağardı,
Gecelerin şafağı koyu bulutlarla yoğruldu.
İçi titredi, boğazı düğümlendi.
Ama hiç durmadı.
Yeşil vadilerden, karanlık dehlizlerden,
Dümdüz ovalardan geçti.
Yosunlu kavuklardan su içti, kuruyan dallar kollarını çizdi.

Çizilen kollarına bakıp bakıp,
Dönmeyen talihinin sağır kulaklarına,
Olmayan dillerden sözler, yeminler fısıldadı.
Ama kimse duymadı.
Duymaz, dediler.
Tüm gücünle bağırsan da duymaz.
Karşı kıyıya ulaşmaz sesin.
Buranın çorak topraklarındaki yarıklarda kaybolur sözlerin.
Yanına gitmelisin.
Karşısında değil ama, tam yanında durmalısın. Ordan bakmalısın yüzüne.
Sonra elini uzatıp usulca aralamalısın saçlarını.
Ve söylemelisin kulağına.

Gitmedi, Peri.
Gidemedi ama,
Bekledi.
Arzusunun ipini sabrının ağacına bağladı.
Ne akan suya, ne esen yele söyledi.
Sustu, dudaklarını mühürledi.
O gelene dek,
Gözlerini kapattı ki kimse bakamasın,
Saçlarını bağladı ki kimse dokunamasın,
Ellerini sakladı ki kimse tutamasın.

Hakikaten de,
Gün oldu,
En tatlı rüyanın ortasında,
Geldi elleri beyaz çocuk.
Batmayan ayın sükutunda,
Savrulan yaprakların hışırtısında,
Kimsenin uyanık olmadığı saatlerin sonuncusunda geldi.
Bıraktı geçmişinin zincirlerini.
Ağır ağır uzandı,
Ve dokundu ilk kez.
Önce yavaş yavaş,
Sonra sabırsızca,
Acıtırcasına dokundu.
Sonunda kendine çekip
Sımsıkı sarıldı ona.
Artık burdaydı.

Günler geceler,
Günler geceler,
Günler geceler boyu,
Gözlerini kaçırmadan bakıştılar,
Ellerini kaçırmadan dokundular,
Hiç soluk almadan seviştiler.

Loş bir bahar sabahında
Uyandı Peri,
O yanında yoktu,
Elleri beyaz çocuk.
Gelemezdi.
Gelse de,
O gidemezdi,
Olmazdı.
Anladı.
Hiçbir şey söylemedi.

....................

P.B.

The Diving Bell and The Butterfly



Dalgıç giysisi! Dalgıç değil! Üstelik içinde hareket etmesi çok zor bir giysi.. Daha iyi bir tasvir olamazdı heralde Jean-dominique Bauby'nin ruh hali için.. Ve tek gözle de olsa hala espri yapabilmek.. "Yaşamın anlamı insanların yarattığı bir şeydir.." İnandığınız ama zaman zaman unuttuğunuz bir sözü bir filmde yeniden hatırlamak iyi geliyor insana..

"Hepimiz çocuğuz aslında. Hepimizin onaylanmaya ihtiyacı var." diyor bir sahnede, ahh şu takdir edilme, sevilme, beğenilme arzusu, ne geldiyse başıma senden geldi, pişman mıyım, hayır değilim, seviyorum her halimi:)

"Bir şeyleri kaybetmek gerekiyor değerini anlamak için.." Ne kadar klişe ama ne kadar da doğru.. Neyseki ben kaybetmeden değer verenlerdenim, kaybedenler düşünsün:)

Ne kadar da seviyorum dokunmayı, hissetmeyi.. Ya sımsıkı sarılmışım ya elini tutmuşum fotoğraflarımda arkadaşlarımın.. Sohbet ederken de öyle, napiyim ben böyleyim işte, çok seviyorum sevmeyi sonra da küsüp gitmeyi..

:)
B.

***///***


Kimsenin iplerini istemiyorum, kendi iplerim elimde olsun yeter.. Ne zevkliymiş sadece kendini düşünmek, kendin için hayaller kurmak, sabır kotam dolmuş meğer, şimdi farklılıkları fark ediyorum.. Siyahla beyaz arasında gri olduğunu, evetle hayır arasında belki olduğunu fark ediyorum.. Şüphelerimden arındım, nasıl bir kelepçeymiş şüphe, nasıl zihnimi bağlamışım meğer.. İsteyince gelirmiş ya, geliyomuş meğer sahiden.. Her derin nefes alışımda hafiflik çekiyorum şimdi içime.. Mesele mucizeleri fark edebilmekmiş sadece..

:)
B.

10 Şubat 2009 Salı

Paris, je t'aime..




Isabelle Coixet - "Bastille".. 18 kısa film arasında beni en çok etkileyeni.. "Ona aşıkmış gibi davranarak, yeniden aşık oldum.." Böyle mi acaba aşk, yanılsama mı, şartlanma mı? Davranışlarımız mı hislerimizi yönlendiriyor yoksa hissettiğimiz gibi mi davranıyoruz? İyi geldi bu 5 dakika 22 saniye bana.. Bir sorumun daha cevabını aldım, biraz daha hafifledim..

Ve tabiki Tom Tykwer'ın kısası Faubourg Saint-Denis’i.."Öyle zamanlar vardır ki hayat bizi değişmeye çağırır, bu bir geçiştir, mevsimler gibi.." Onlar kışı yaşadılar, ben ise baharı tercih ediyorum bu kez..

:)
B.

*/*/*/*



Biriktirdikçe gelmiyor yerine yenileri, yeni duygular istiyorum ben.. O yüzden saklamıyorum artık.. Eskilerimi saldım boşluğa, küçük baloncuklar gibi uçuştular etrafa.. Hafifledim..

Nazım Hikmet'in de dediği gibi "... yani bütün işim gücüm yaşamak olacak bundan sonra.."

:)
B.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Vicky Cristina Barcelona




Film boyunca kendini sorgulayan Vicky mi bana daha yakın yoksa sınırlarda dolaşan Maria Elena mı çözemedim:)

7 Şubat 2009 Cumartesi

*/*/*/


Kendime döndüm, kendimi dinliyorum, ne Kafka'nın Gregor'u gibi kalın kabuklar altına çekilmek, ne de sek sek oynarken etrafa çamur sıçratmak niyetindeyim..:) Şşştt biraz sessizlik sadece...

Bu arada sadece The Dø veee "stay just a little bit more" dinleyebilirim..

"yes he was kind, polite, sound and sublime in theory but in practice believe me, there was a nasty fire burning.." hmm, sanırım biliyorum bunu..

B.