18 Şubat 2009 Çarşamba
The Notebook
Neden böyle aşklar hep filmlerde oluyor dedirten filmlerden.. Peri masalı gibi.. İlk izlediğimde hassas bir dönemimdeydim ve yalnız izleme gafletinde bulundum, ikisi üst üste gelince intihar denemesi sayılabilir bu filmi izlemek:) Sonra aylar sonra tekrar izledim, ve farkettim ki ne yalnız izlememden ne de ruh halimden kaynaklanıyormuş etkisi.. Filmin her karesi fotoğraf gibi.. Sonra Allie olmak, daha doğrusu Allie gibi sevilmek istiyorsunuz.. Aslında Allie olmak değil mesele, Noah olmak.. Asla vazgeçmemek, mücadele etmek, yorulmamak, yorulsanda sadece dinlenmek için durmak vazgeçmek için değil, onun kendini koyduğu yerde değil de onu senin koyduğun yerde sevmek, anlamını kendin seçmek, beklemek, o gitse de beklemek, döneceğini bilmek, inanmak.. Bu filmden sonra bir Noah dilemeyen kız var mıdır bilmiyorum, tabi o sevimli gülümseyişi de eklemeden geçmek olmaz:)
Belki de herkesin etrafında vardır Noah gibiler, ama görmek istemiyoruzdur, Allie de başta istememişti:) Ama Allie şanslıydı çünkü Noah vazgeçmedi.. "Bir sabah uyanırsın değişirsin her şey" -Bu filmden değil, öylesine içimden geldi-
Ve son olarak "neden yaşıyoruz" sorusunun cevaplarından biri bence Noah'ın şu sözlerinde gizli:
"I am nothing special; just a common man with common thoughts, and i've led a common life. There are no monuments dedicated to me and my name will soon be forgotten. But in one respect i have succeeded as gloriously as anyone who's ever lived: I've loved another with all my heart and soul; and to me, this has always been enough.."
Ben de bu sözleri evrene yolladım, gereği yapılsın diye:)
Bu arada The Notebook'un unutulmaz karelerinden biri olan nehir gezisi sonrası öpüşme sahnesi "tarihin en güzel 10 öpüşme sahnesi" listesinde ilk sırada yer alıyor, onu da hatırlatmış oliyim:)
B.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder