18 Ağustos 2013 Pazar

İlk aşk

Wendelin Van Draanen’in aynı isimli romanından beyazperdeye aktarılan film 1960 Amerika’sında geçen bir ilk aşk filmi… Şirin, masum, tatlı, romantik bir masal gibi… Tıpkı herkesin yaşadığı ilk aşk gibi... Hani hepimiz merak ederiz ya, aşık olduğumuz zaman acaba karşımızdaki ne düşünüyor diye... İşte bu film iki tarafın da gözünden anlatıyor bize aşkı…

Filmin başlarında Jeux D’enfants’ta olduğu gibi büyüyecekler ve aşkları bir oyun tadında devam edecek zannettim ancak ne onlar büyüdü ne de aşkları oyuna döndü. İyi ki de büyümediler, çünkü gördüm ki çocuk aklıyla daha doğru düşünüyor insan. Büyüdükçe hayata ve aşka çok ağır anlamlar yüklüyoruz, uzaklaşmak da bağlanmak kadar zorlaşıyor, büyüdükçe her şeyi, herkesi de gözümüzde büyütüyoruz sanki. Kontrolü, gücü ve hakimiyeti kaybediyoruz. Filme dönecek olursak, biraz konusundan bahsedeyim, Bryce ve Julie ikinci sınıfta tanışırlar. Küçük Juli, Bryce'ın hayatına girmesi ile ilk aşkı da tatmış olur. Ancak durum Bryce için aynı değildir. Kızlardan korkan, utangaç ve sıkılgan Bryce, her ne kadar Juli'yi kaybetmek istemese de, kızın ısrarı ve "hayır" cevabını kabul etmemesi yüzünden uzaklaşmayı tercih eder. Aradan geçen altı yıl boyunca Juli ve Bryce için işler daha da zorlaşır. Karşı evlerde oturan ve aynı okula devam eden Julie ve Bryce artık ergenlik çağına girmişlerdir. Zaman zaman birbirlerinden uzaklaşsalar da zamanla arasında kopmaz bir bağ oluşur. Film kurgusu ve derinliği bakımından da oldukça başarılı. İç sesler, çatışmalar ve geçişler her sahnede izleyiciyi hem Juli hem de Bryce yerine koyuyor. İkisi gözünden de ayrı ayrı hem birbirlerine hem de aşka bakıyorsunuz. Bu arada tabiki kendi hayatınızı da sorgulamanız kaçınılmaz. Sizi daha ilk sahneden içine alan filmin mihenk taşlarından biri de şüphesiz Fraiser’ın çılgın babası rolündeki John Mahoney’in bilge dede olarak karşımıza çıkması. Dedemizin kurduğu şu cümleye dikkat çekmek isterim; “Bazılarımız mat renge boyanırız, bazılarımız parlak, bazılarımız ise cilalı ama çok nadiren yanardöner birine rastlarsın, o zaman diğer her şey ilgini daha az çeker…” Bu cümleyi duyduktan sonra dedim ki tek bir rengim olmadığı için şanslıyım belki de o yüzden mutluluğu çok değişik yerlerde arıyorum. Bir bakın etrafınıza, bir düşünün, mesela çalıştığınız yerdeki insanları, ne renkler? Muhtemelen çoğu tek renk, şayet varsa aralarında bir yanardöner ayrılmayın derim peşinden… “Bütün parçalarından üstündür, ama bu bazı insanlar için geçerli değildir.” diyor bir sahnede Juli… Aşkın belki de en güzel tarafı bu… Sevdiğimiz adamı/kadını küçük parçalarını birleştirip de seviyoruz, tıpkı puzzle yapar gibi… Bryce’ın belki de en büyük hatası buydu, Juli’nin renklerini göremediği gibi parçalarını da göremedi…

Şayet Flipped’i izlemeye karar verirseniz kendinizi muhteşem bir soundtracke de hazırlayın. Hatta sonrasında şarkıları tekrar tekrar dinlemek isteyeceğiniz için soundtrackinin linkini de paylaşıyorum sizinle.. http://8tracks.com/intodust/flipped Hani zaman zaman hepimiz mutsuzluktan ölecek gibi hissederiz ya, işte Flipped tam da bu zamanların ilaç gibi bir filmi.. Film başladığı anda yüzünüze yerleşen tebessüm bittikten sonra da bir süre yüzünüze yapışıyor. Çocuk ruhunu sonuna kadar devam ettiren film platonik aşklar ve vazgeçişler üzerine belki de o ana kadar bildiğimiz tüm sevimsizlikleri bile daha çekilebilir hala getirebiliyor. Kıssadan hisseme gelince, sizi tüm renkleriniz ve parçalarınızla görmeyen insanlardan uzak durun zira sizi fark edemeyen hayatın inceliklerini hiç fark edemez..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder